Kederli İpek

0
340

Kederli İpek

Aynanın karşısına geçip yüzünüzdeki çaresizliğe bakarak ağladınız mı hiç?

Evladı elinden alınmış bir anne olsaydınız eğer bunu yine de yapabilir miydiniz? Cesaretinizi size hasretle ödetselerdi yine de aynanın karşısına geçip yüzünüze baka baka ama böyle gözlerinizle kanatır gibi aksinizi, yüzünüze basa basa yani, ağlayabilir miydiniz?

Sert bir baba disipliniyle ve göğüslediği aşkının ona indirdiği darbeleriyle büyüyen Füruğ, böyle ağlarmış. Halbuki çocukken canı yansa, istediği olmasa herkesin önünde asla ağlamazmış. Ayaklarını yere vura vura tutarmış içinde öfkesini, kırgınlığını. Sonra yalnız kalınca ağlarmış. Çocukken böyle olan bir kadın, niye sonraları aynaya bakarak ağlar? Belki de hep yalnız ağladığı için. Belki de insanın kendi omzuna kendi elini koyması eline kalemi almasıyla başlar. Ve büyük ihtimalle de bu böyle devam eder. Çünkü kimse sizin için kolay kolay eline kalem almaya cesaret edemez. Fiziksel olarak bir elin bir omza dokunup çekilmesi zahmetsiz ve külfetsizdir oysa. Fakat söz konusu bir kadınsa, hele ki durum buysa…kabul edelim belki de zor olması gerekliliktir. Kabul etmesek de olur. Kabulümüze bağlı olsaydı kurulan bunca cümle değişebilirdi.

Füruğ, kendi omzuna kendi  elini koyar ve şair olur; oğlunu ondan ayırdıkları için cüzamlıların yaşadığı yerden Hüseyin’i ailesinin rızasıyla kurtarıp ona annelik yapar; onu göremediği oğlu yerine koyar. İsyan’da Senin İçin Bir Şiir adlı şiirinde oğlu Kamyar’a seslenir:

Bu şiiri senin için söylüyorum

Bu sonsuz kederin köhne mezarında

Bu son ninnimdir

Beşiğinin başında

Bırak avare gölgemi

Gölgenden uzaklaşıp ayrılsın

Bir gün kavuşuruz ki eğer olursa

Allah’tan başka kimse olmasın aramızda’

Ve yine aynı şiirde maruz kaldığı nefreti anlatır oğluna:

Boş kinayelerle ayıplayarak

Güldüğünüz kişi bendim

Kendi varlığımın sesi olayım dedim

Ama ne yazık ve ne acı ki ‘kadın’ idim

Bu riyakar zahit güruhuyla

Biliyorum mücadele etmek kolay değil

Seninle benim şehrim, tatlı küçüğüm

Yıllardır şeytanın kaşanesidir.’

Son dörtlüğünde ise bir annenin düşünmek istemeyeceği fakat yine de başına geleceğini bildiği bir ayrılığı oğlunun canını acıtmak istemeden anlatır sanki, bunu anlatmayı göze almak belki de anlatmaktan çok daha zordur:

‘Bir gün gelir gözlerin hasretle

Bu hüzünlü şarkıya kayarsa

Sözlerimin içinde beni arayarak

Kendi kendine o benim annemdi dersin’

Kamyar, yakın bir zamanda hayatını yitirdi. İran’da annesinin şiirlerini resme döküyor ve sokak müzisyenliği yapıyordu. Hüseyin, Almanya’da yaşıyor. Annesinin şiirlerini yaşadığı ülkenin diline çeviriyor. Yaşadığı coğrafyada kadınların önüne geçip elindeki tüm kederi, neşeyi, direnci bayrağa dönüştürüp hepsinin sesi olduğunu dünya yavaş yavaş  öğreniyor. Kederinin üzerine ipekten bir örtü örttü Füruğ. Örtünün altından sızan kanlar umrunda olmadı. Çünkü o, aşkın kahrında alevler içinde yandığını söylerken mutluyum diyecektir Keder Çiçeği’nde.  Onca kederin içinden ve ruhuna değen hayatın yeşil dalları arasından kendi keder çiçeğinin koparılmasını istiyor. Ben ne zaman düşünsem Füruğ’u neden sevdiğimi, buraya varıyorum. Karnına defalarca tekme yiyen birinin ağzından kanlar sızarken her seferinde hızla ayağa kalkıp kahkaha atması gibi gelir bana bu tavır. Meydan okuma. Muhatap almadan, alay ederek. Ağladığınız ayan beyan belliyken gözlerinizdeki kıvranışla sizi yaralayanlara bakıp, muhtaç olmaktan uzak durarak kahkaha atmak.

Füruğ, otuz iki senelik ömrünü bu dik duruşuyla sadece bulunduğu coğrafyada değil toplumunun sakat anlayışlarına hapsolmuş diğer kadınların, onun dizelerinin altını çizen başka kadınların, aşkından ve hasretinden kıvranan kadınların ömrüne katarak uzatmıştır. Ve dirilmiştir. Hala yaşar Füruğ. İran onu kabul etmese de yaşar. Çünkü o, Makbule Aras Eivazi’nin ifadesiyle, modern İran şairlerinden kurulu bir masada kendine yer açmak için onların arasına sıkışmak yerine masaya çıkmayı tercih etti. İşte bu kadın, çocukken ayağını yere vurup gözlerindeki yaşları kirpiğinde tutmakta direnen kız çocuğu.

On dört, on beş yaşlarında şiirini kalbinden ve ellerinden süzmeye başlar ve babasına bir mektubunda şöyle der:

Şiir benim Tanrım.’ Babasına çarpıp aynı acıyla kendine geri dönen sesiyle. İsyan eden, günahla gelen hazzı şeyhlerin,zahitlerin iki yüzlülüğüyle alay ederek anlatan ve bunu anlatırken kaleminin gücünü de kanıtlayan bu kadın, elbette bu coğrafyalarda kendini anlatamaz. Sesi babasına çarpıp nasıl kederle geri dönüyorsa, toplum içinden de hele ki onu yakından seyreden diğer şairler içinden de keder ve hatta nefretle geri dönecektir. Dönmek zorundadır zira bunca söz kabul edilirse kadınların isyanı başlayacaktır. Bu isyanı karşılayamayıp benliklerinin aşağılanmasından korkacaklardır. Yabani ve özgür bir kadın belki de en tehlikeli varlıktır. Elbette olması gerektiği gibi olur:

Sert rüzgarında hırpalandım aşağılanmanın

Mum gibi eridim gittim ben.’

Oysa bir kadın yani bir insan olduğunu, haykırmaya hakkı olduğunu, susup kabullenmenin putunu kırmak istediğini söyler sadece. Ama  bunlar elbette sonuna ‘sadece’ kelimesi eklenip yenilir yutulur şeylermiş gibi gösterilemez. Bunu kadınlarıyla yüzleşmek istemeyen bir toplum kabul edemez. Çünkü kadın,şu dizeleri tekrarlayabilir durmadan:

Ben bir mumum

Gönlümdeki ateşle aydınlatırım viraneyi

Eğer sönmeyi seçersem

Yıkar dağıtırım yuvayı.’

Sönmeyi seçmeyi öğretecek Füruğ. Çünkü o ismi gereği ışığın kendisi. Öğretecek. Çünkü kimse bahçeyi düşünmeyecek. Kalbi güneşin altında iltihaplanan, hafızası yeşil hatıralardan usul usul boşalan bahçenin ölmekte olduğuna kimse inanmak istemeyecek. Ve bahçenin duygusu sanki soyut bir şeydir, çürümüştür kendi yalnızlığında.

Füruğ’un anlattığı bahçe, ilk bakışta gerçek bir bahçedir. İkinci bakışta ülkesinden bahseder. Üçüncü bakışta kadınlardan. Dördüncü bakışta kendisinden. Altıncı, yedinci yahut kaçıncı kez bakarsanız bakın acı çeken herhangi bir şeyden bahsediyor olacaktır. Ve her bir bakış, aynı anda aynı bahçe duvarı altında birleştirilip gerçekleştirilebilir. İşte belki de tehlikeli olan budur. Şair, kadın şair, yarayı ince parmaklarıyla kaşıyıp hırçın sözleriyle kanattığı için ölümcüldür. Oysa kimse düşünmez çiçekleri, kimse düşünmez balıkları. Aşık ve yalnız bir kadının bu denli cesur olabileceğini de kimse düşünmez. Bir yük uçağına binip tek başına İtalya’ya gittiğinde on sekiz, on dokuz yaşındadır. Yedi ay içinde çeviriler yapabilecek düzeyde İtalyancayı öğrenir. Bir dönem de Almanya’ya gittiğinde yine yalnızdır ve Almancayı da öğrenir. Bu iki zorlu yurt dışı tecrübesinde de şiirleri, yazıları ve çevirileriyle ekonomik imkanını oluşturur.

Aşık, kederli ve yalnız bir kadın. Aşkının karşılıklı olduğunu yıllar sonra açıklıyor sevdiği adam Golestan.  Füruğ konusunda yıllarca sessiz kalmayı tercih ediyor. Belki de bu yüzden aşık ve yalnız bir kadın nitelendirmesi bu kadar iyi anlatabiliyor onu.  Ne yazık ki.

Tüm bunlara rağmen görebileceğiniz çoğu fotoğrafında yüzü gülüyor. Bazen kahkahaları var. Ruhu, onuru, hayatı onca tekmenin altında ezilmiş ve duyulmamış feryadının kanları sızarken şiirlerinden, yüzünden cesaretin kahkahası yükseliyor bayat havasını soluduğu göğe doğru. O her zaman yeşil çünkü ağaçların soyundan.

Kardeşine yazdığı bir mektupta ise ‘İlk ben öleceğim.’ diyor.  Otuz iki yaşında, bir trafik kazasında yitiriyoruz Füruğ’u. Fakat o, dizelerinin altı çizilip onun sözleriyle sevildiğinde bir sevgili, yüzlerce kez diriliyor. Dolduruyor ölümün ardından açılan boşluğu. Ona örülen Duvar’ın arkasından İsyan’ını susturmak isteyenler, daha çok duyuyorlar adını. Zaten hep böyle değil midir? Böyledir. Bir şairi yaşatan da budur. Bizim coğrafyalarımızda böyledir.

Hüsrevşahi ‘Füruğ öldü ve İranlı kadınların dili kesildi.’diyor. Zaten duyulmak istemeyen bir dilin sesi. Oysa şimdi ülkesinden taşıp başka dillerde başkalarının sesi oluyor. Aşkın, kederin, hasretin, isyanın onun diliyle ifade edildiğini; derdinin sevildiğini; cesaretiyle bahçeler inşa edildiğini ve o bahçelerin sığ anlayışların yakıcı güneşi altında iltihaplanmasına izin verilmediğini; çiçeklerin ve balıkların düşünüldüğünü; duvarın yıkıldığını ve isyanı herkesin duyduğunu; ve bu sesin çarptığı yerlerden kederle geri dönmediğini  görebilseydi eğer aşktan olan tüm yaraları şifa bulurdu belki.  Fakat kederinin kanlarının damladığı ve sesinin söze döküldüğü her dizenin altı çizilecek.  Füruğ, kesin ve açık anlamı olan tabiat gibidir. Bu zaferiyle kanunun kudrete olan sadakatini yeniyor. Zira kanunun sadakati önünde sonunda aşık ve masum olana olacaktır.

 

*İmuhar’ın yolculuğu Füruğ’dan alınan cesaret ve onun şiirlerinden alınan sözlerle başlamıştı. Bu yolculuğun ilk yılının sonunda yine onu anmak ve anlamak dileğiyle.

              

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here