İNCİ AVI

0
319

İNCİ AVI

“Tüm varlığım benim karanlık bir ayettir

Seni  kendinde tekrarlayarak

Çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek.”

Bu şiir Füruğ’un ismini unuttuğum bir şiirinden. Aylar geçiyor yine Füruğ. Bir şiir yazıyorum buraya yine Füruğ. Bir kadından bahsedilecek oluyor, bir şairden, bir aşıktan, bir anneden, erken bir ölümden…Füruğ, yine, yine, hep Füruğ. Dilimde, elimde onun adını görmekten usanan var mıdır bilemem. Sanmam. Usandığınızı değil, elimdeki dilimdeki ismi umursadığınızı. Ama benim için de mühim değil. Belki şiir okudukça, şairleri tanıdıkça, yaşım geçip gittikçe, Allah ömür verdikçe ve ben elime bir kitap aldıkça içinden, yanından, önünden, arkasından Füruğ gidecek bunların. Ne zaman, nasıl denk geldim hatırlamıyorum. Denk gelmiş halde buldum kendimi, nasılını bilmem. Sanki hep onu okuyormuşum gibi. Karanlık bir ayet gibi, tekrarlayarak.

Her ne ise, kim ise bu şair, kim ise bu kadın, kim ise bu güzel, kim ise bu kederli, kim ise bu ipek, hatırasını çok rahatsız etmeyelim. Şiirini sevelim. Şiir de demeyelim. Şiir sevici olmayalım şu duraksamanın köşesinde. Okuyalım sadece. Var Olan’ın adıyla oku diyordu ya diğer bir güzel El-Mualla. Öyle olsun. Öyle olunsun. Öyle okunsun. Şiir şairin de olsa hüzün bizim hüznümüz. ( El-Mualla’nın adını başka bir seferde vird edinmiş olarak yine gevezelik edebilecekmiş gibi hissediyorum. Fakat şimdilik bu bahsi kapalı tutacağım.)

Hüzün bizim hüznümüz, bütünümüze bağlı, öyleyse nasıl bulunmaz? (Gibi birkaç dizesi vardı Mualla’nın.) Öyleyse bulalım. Geniş zaman içinde, bir ikindi vakti, dokunulsa ağlayacak gibi olduğunuz bir vakitte bulabilirsiniz. Kur’an-ı Kerim’den ayet çeker gibi şiirlerden de karanlık ayetler çekebilirsiniz. Hüznünüz çıkar, emin olabilirsiniz. Emin olabilmeniz mümkün değilse de umut edebilir ya da dokunulmaya ihtiyaç duymadan kendi mertliğinizle ağlayabilirsiniz. Denendi. Biliniyor. Yoksa böyle bilmiş bilmiş konuşulmaz.

Sevgilisini kendinde tekrarlayan karanlık bir ayettir şair. Ve bu tekrarla onu çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürür. Yani baharda bir gün doğumu. Ayetten dem vurulup inançtan gidilecek olursa, belki bir sabah namazı. Vakti bu işin dışında tutarsak, namaz. Adlandırmadan da kaçınırsak, ibadet. Samimiyeti artırıp kafa karıştıracaksak, tapma. Toparlayacaksak bu cümlesini, karanlıktan kurtaramadığım bu varlığımla, sana olan inancım tekrar edecek aşkını, sana inanmış olmanın mükafatıyla, ne kadar umutsuz da olsam ben, baharı bulacağım, seninle bulacağım.

“Ben bu ayette seni ah çektim, ah!

 Ben bu ayette seni ağaca ve suya ve ateşe aşıladım.”

Ben bu dizeleri okuyup sesizce iç çekebilirim ancak. Açıklayamam. Geçelim.

Bu adını unuttuğum şiirin her okuduğumda gözlerimi kapayıp bir iki saniyeliğine gülümsediğim dizelerine gelelim:

“Yalnızlık boyutlarındaki bir odada

Aşk boyutlarındaki yüreğim”

Bu boyutlandırma sınırları içerisinde kalın önce. Ve kimin kimden büyük olduğunu, kimin kimin canını nasıl yakabileceğini, içine alıp yok edebileceğini, kimin duvar olup kimi hapsedebileceğini, siz düşünün. Açıklayamam. -Sanırım bu yazıyı da açıklayamadığımı göstermek için yazıyorum. Bu mümkün ve olmaması gereken bir şey değil.-

Aşk boyutlarındaki o kalp, kendi mutluluğunun sade bahanelerini seyreder. Çünkü yalnızlık boyutlarında kendi payına ne düştüğünü hesaplayan bu aşk boyutlarındaki yürek, mutluluğunun bahanelerle mümkün olduğunu itiraf edebilecek kadar da acımasız davranabilir kendisine.

Ve payına düşenleri saymaya başlar :

“Ah…budur benim payıma düşen

Budur benim payıma düşen

Benim payıma düşen,

Bir perde asılmasının benden aldığı gökyüzüdür

Benim payıma düşen, terk edilmiş merdivenlerden inmektir

Ve ulaşmaktır bir şeylere çürüyüşte ve gurbette

Benim payıma düşen anılar bahçesinde hüzünlü gezintidir.

Ve ‘ellerini seviyorum’ diyen sesin hüznünde ölmektir.”

Ah…işte şimdi ah çekin bu şiiri bir ayette! Bir perdenin gökyüzünü alıp götürmesi, terk edilen merdivenlerden inen kişinin bahsettiği o büyük boyutlardaki arda kalmışlığın, yalnızlığın sebebini görmek için merdivenlerin terk edilmiş olarak nitelenmesinin yetmesi ve artması; gurbetin ve çürüyüşün birbirine bir bağlaçla düğümlenmesinin işaret ettiği özlemin, boşlukta kalmış elleri kim bilir nerelere, nasıl hüzünlere ulaştırdığı; ardından aklına düşen anıları ve en son vardığı bir sevda sözünün iki damlalık hüzün deryasında boğulması  ve iki çift sözle ruhun nasıl teslim edilebileceği… açık aslında fakat durgun bir suya atılan büyük taşlar gibi halkalar oluşturmak için daha da açarak tekrar etmek gerek. Çünkü sessiz sessiz şiir okurken anladığınızda yüzünüzde oluşan o hüzün ve kederle karışık boyanan gülümseme, içinizdeki durgun suya atılan o taşın oluşturduğu gülümsemedir. Başka da açıklaması yoktur. O taş, gözlerinizle alıp içinizde bir yer edindirdiğiniz şiirdir. Taşları çoğaltmak ve şekil ve renklerini anlamak lazımdır. Gediğine koyup ruhtaki yaraları kapatabilmek ya da daha çok deşip akan kanlardan tekrar şifa bulabilmek için.

Şair de şifa bulabilmek için ellerini bahçeye dikecek şiirin devamında. Yeşerecek çünkü. Ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarının çukurunda yumurtlayacaklar. O çukurlarda yeni nefesler alınacak. Yeni hayatlar, taze canlar, çırpınışlar. Yani şairin yazdıkları umut olarak nitelenebilecek yeni canlara nefes verecek. Cılız kanatlar buradan adım atacak göklerinin yüzüne. Yani okuyan ve umutsuz olan nasıl bir çaresiz varsa bu şiirin karşısında nefesini yeniden bulacak. Şifa bulmak isteyecek ve aynı zamanda şifa olacak. Bu yüzden kederli ve aşık kalacak.

“Ve böylecedir

Birisi ölür ve birisi yaşar

Hiçbir avcı çukura dökülen hor bir arkta inci avlamayacaktır”

diyecek sonunda şiirinin. Biz de ona diyeceğiz ki parmaklarının çukurları değil o çukur. Avuçların inci dolu senin. Avlayabildikse ne mutlu.

Asel Lida

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here